| Cinler |
Cinlerinde
erkeği ve dişileri olduğu gibi onlarda ürerler ve ölürler.
Akıl ve irade sahibidirler. Onlar da insanlar gibi emir ve
yasaklara uymak Allah'a ibadet etmek için yaratılmışlardır. İnsanların
peygamberleri onlarında peygamberleridir. Cennetle de
nimetlendirilecekleri olduğu gibi Cehennemle de azablandırlacak
olanları
vardır.
Yeryüzündeki
çalışmaları devam etmekle beraber, peygamberimizden sonragökyüzüne
çıkıp bilgi edinme girişimleri, koruyucu
melekler ve delici alevlerle engellenmiştir.
Farklı
kültürel seviyelerdedir. Hz.Süleyman devrinde ileri derecede
bilimsel ve sanatsal etkinlikleri görülmüştür. Ordu da yer
aldıkları gibi, mühendislik, ustalık ve dalgıçlık görevi yapmışlar,
heykeller, büyük havuzlar ve sabit kazanlar inşa etmişlerdir.
Günümüzde
laboratuvar düzeyinde çalışmaları yapılmakta olan, eşyanın
ışınlamasına sahip bilgiyi onlar bundan üçbin yıl önce
elde etmişlerdi. Geçen bu kadar süre içinde teknolojilerinde ilerleme
kaydetmedikleri düşünülemez elbette. Çağımızda görüldüğü
söylenen ufolar, uçan daireler, merihliler'i n onlar olmadığı ne malum.
Yeryüzü medeniyetine katkıda bulunduklarını veya
bulunacaklarını, Hz.Süleyman örneği önümüzde iken söylememek mümkün
mü?
Işınsal
vücut yapılarından kaynaklanan hızları, engelleri aşma özellikleri
yönündeki üstünlüklerinin yanısıra, mantık ve muhakeme
yönünden insanlardan hayli geridirler. Ancak insanların anarşi çıkarma,
kan dökme gibi bazı olumsuz özellikleri daha belirgindir.
"
Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,
dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis
edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan
dökecek
insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin
bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi." (Bakara
Suresi
30)
Cinler, ne geleceği bilerler ne de kendileri dışında olan olayları bilebilirler. Gayb bilgisi Allah'a mahsustur.
"De
ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez.
Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler" (Neml Suresi
65).
Medyum,
cinci ve falcıların aracılığıyla onlardan edinilecek gelecek
ve geçmişe ait bilgilerle hayatı yönlendirmeye kalkışmak
onlara ibadettir, ilkelliktir, çağ dışılıktır. Allah Resulü'nün
ifadesiyle
Kur'an-a inançsızlıktır, inkara yuvarlanmaktır. Öyle veya
onlardan alınacak bilgiler İslam hukukuna göre geçersizdir. Doğruların
içine ekledikleri yanlışlara güvenilebilinir mi? Hangisi
doğru hangisi yanlış bilinebilinir mi? Bir kere bir ikileme düşüldükten
sonra çıkılabilinir mi?
Cinlerin
insanları görmelerine bir mani yoksa da vücut yapılarımızın
farklılığı sebebiyle insanların onlarla işitilebilir ve görülebilir
fiziksel bir beraberliğe girmelerinde engeller bulunmaktadır. Bunun
yanı sıra peygamberler ve seçilmişlerin kendilkeri ile
görüştükleri gerçektir. Doğruluklarına artık neredeyse kuşku
duyulmayacak
şekilde çoklukla yaşanan, belki de siz şu satırları
okuyanlarında yaşadığı ve yaşanmaya devam eden olaylar, bir cin
maskaralığı
olan ruh çağırma oturumlar ve benzeri
müşahedelere dayanan çeşitli TV kanallarının gizemli adlar altında
yayınladıkları istisnai olaylar insanlarla cinler arasında ilişki
kurulabileceğine bir kanıt olarak niye kabul edilmesin ki?
Bu arada
unutulmasın ki, onların hep görülmez olmadığını düşüncesine
saplanmayalım. Bazı şeytanlaşmış insanların varlığı
malumlarınızdır. Bu tip insanlardan Allah'a sığınılması Kur'an da
açıklanmaktadır.
"O
sinsi vesvesenin şerrinden, O ki insanların göğüslerine (kötü
düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan
bütün vesvesecilerin şerrinden) Allah'a sığınırım!" (Nas 4-6)
Bilmediğimiz
yöntemlerle zarar verme kapasitesine sahip şeytanlaşmış
cinler vesvese verebilir, kalplerimize şer tohumları
ekebilirler. Dinimizde haram olan büyü türü işleri oyunlarına alet
edebilirler. Ancak şu unutulmamalıdır ki mahiyeti
bilinmeyen
fısıldamalar dışında hayatımıza müdahale yetkileri yoktur. İnançlarını
yaşayan, Allah'ı zikreden ve kendilerinden Allah'a sığınan
müminler üzerinde cinlerin hiç mi hiç etkileri yoktur.
"Kur'an
okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!
Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler
üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti,
ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ortak koşanlaradır.
Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!
" (Nahl 98-100)
Bilinmelidir ki cinlerin muminleri, insanların müminleri gibi bizim kardeşlerimiz, dünya ve ahiret dostlarımızdır.
Bizler gibi
mükellef varlıklar olan cinler kendileri gibi görünmeyen
olan, müşterek düşmanlarımız olan şeytanlar tarafından
saptırılmaya çalışılmaktadır. Görrünmez olmalarından dolayı onları
birbiriyle karıştırmamak lazımdır. Şeytanlar cinlerden farklı
olup şerlere odaklanmış varlıklardır.
Varlıkları
peygamberimiz tarafından açıklanan cinler aleminin hayvanları,
mükellef varlıklar olan cinlerle karıştırılarak cinlerin yılan
ve köpek gibi suretlere girdikleri yanılgısına
düşülebilinmektedir.
Allah'a muhatap olma yüceliğine erdirilmiş, Kur'an insanı
olmaya aday varlıklar olan sorumlu cinlerin hayvan suretlerine sokulup
korku salınması maalesef hadislere kadar sokulabilmiştir.
Bir diğer
yanıltıcı husus da bazı hadisler de hastalık etkeni olarak
gösterilen ve görünmez olma nitelikleri sebebiyle kendilerine
görünmez varlıklar anlamına cin denilen mikroplar türünde varlıkların,
mükellef varlıklar olan cinleranlamına algılatabilmesidir. Bu
bir hatadır, bu hataya düşmemelidir.
Batı Dünyasında Cinler
Paganlarda, putperestlerde tanrılardan daha alt kademede bulunan,doğaüstü varlıklar olarak kabul edilir Demon "Daemon" olarak adlandırılırlar. Antik Yunanlılar bunları ruhsuz, yapışkan ve rahatsız edici varlık kabul edilirlerdi. Romalıların Larves adını verdikleri cinler ise ruhsal bir bozulmanın, ruhsal bir çürümenin sonucu sayılırlardı. Ölen insanın gölgesinin bir cine "demon" dönüştüğüne inanırlardı. Eflatun Daemonlar'ı ölülerin ruhları sayardı. Başlangıçta tarafsız olarak kabul edilirlerdi. Zamanla bir ayırıma gidildi. İyi olanları koruyucu, kötü olanlar ise Şeytan'ın hizmetkarı sayıldı. Sonunda Demon sözcüğü neredeyse şeytanla eş anlamlı sayılır oldu.
Kaynakça:
1) Kur'an-ı Kerim
2) A.Rıza Demircan, Cuma Hutbesi
3) Tenkitlerim, Tetkiklerim ve Makalelerim, Mehmet Emre
4) Doğu ve Batı kaynaklarına Göre Cinler, Giovanni
Scognamillo,
Arif Arslan
| Cin Çarpması Nasıl Bir Hadisedir? |
Kaynak: Cinler, Doğan Mirzaoğlu
| Cinlerle Evlenmenin Aslı Var mı? |
Kaynak: Zafer Bilim Araştırma Dergisi
| Cinlerde Evlilik & Cinlerle Evlenmek |
Cinlerde Evlilik
Cinleri
insanlar gibi düşünebiliriz, onların da erkekliği ve dişiliği
vardır. Evlenip çoğalabilirler. İslam alimleri, bu konuda delil olarak
Rahman Suresi 55. ve 56. ayeti delil göstermişlerdir,
" Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Oralarda
gözlerini
yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki, bunlardan önce onlara ne
insan
ne de cin dokunmuştur."
Tams, esasen kanamak demektir. Onun içindir ki hayız kanına tams denir.
Bu kelime daha sonra bekâret halinde olan birleşmeye isim olmuştur.
Ayrıca
mutlak cinsî yaklaşım anlamı ifade ettiği de söylenmiştir. Buna göre
âyetin
mânâsı şöyle olur: Onları kimse kanatmamıştır. Yahut onlara kimse
dokunmamıştır.
Hep bekâr kalmışlardır. Buradan cinlerin cinsel ilişkiye müsait
olduğu
anlamı ortaya çıkmaktadır.
Diğer bir delil ise Kehf suresinin 50. ayetidir, " Yine o vakti
hatırla ki biz, meleklere:
"Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen
secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi
siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki
onlar
sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir."
Bu ayetteki "soy" kelimesi de üremeyi gerektiren bir husus
olduğu için cinlerin evlenmesine delil gösterilmiştir.
Cinlerle Evlenme
Cinlerle evlenme konusunda İslam alimleri fikir biriliğine varamamışlardır. "Evet, cinlerle insanlar evlenebilinir" diyenler olduğu gibi, "Hayır, mümkün değildir" diyenlerde vardır.
Bu konudaki düşünceler şöyledir.
Ebu Mansur
es- Sealibi, "Babası insan, annesi cin olan kişilerden doğan
kimseye 'el-Has', insan ile cin sihirbazından dünyaya gelene de
'el-Amluk'
denir.
Beyhaki'nin senediyle Cabir'in nakliyle, Medineli bir kadının
cinlerden bir dostu vardı. O, kuş şeklinde gelip, evinin duvarına
düştü.
Kadın ona, "İn de laflayalım" diyince o şu cevabı verdi:
"Hayır
olmaz! Mekke'de bir peygamber gönderildi; bir arada kalmamızı men etti
ve bize zinayı yasakladı"
Katde'den nakil, "Belkis'in annesi veya babasından biri cinlerdendi".
İmam Şibli cinlerle nikahın mümkün olduğunu savunmaktadır. Şibli bu
konuda şunları söylemektedir: "Hz.Peygamber'in, cinlerle evlenmeyi
yasaklaması,
fukahanın 'cinlerle insanlar arasında nikahlanmak caiz değildir',
tabiinden
bazı kimselerin bunu hoş karşılamaması, böyle bir şeyin mümkün olduğunu
gösterir. Çünkü: "Mümkün olmayan bir şeyin cevazına veya meşru
olmadığına
hükmedilmez." demektedir.
İmam Şibli cinlerin cevheri ateştendir nasıl olur sorusuna
cevaben
ise, "Onlar ateş unsurundan yaratılmış olsalar bile, yemek-içmek,
evlenip-çoğalmak
suretiyle tıpkı asılları toprak olan Ademoğularının ana unsurlarını
kaybettikleri
gibi, cinler de ana unsurlarını kaybetmişlerdir. Kaldı ki ateşten
yaratılan cinlerin atasıdır. Tıpkı Hz.Adem'den başka, diğer
insanlartopraktan
yaratılmadıkları gibi, diğer cinlerde ateşten yaratılmamışlardır.
İmam Malik'in, "Cinlerden bir adam var. Bizden kız istiyor. Helal
yoldan
evlenmek istediğini söylüyor. Ne dersiniz?" sorusuna cevaben, "Dince
bunda
bir sakınca yoktur. Lakin ben şahsen bunu hoş karşılamam. Çünkü kadın
cinden
hamile kaldığı zaman 'Bu çocuk kimdendir?' diye sorduklarında,
'Cin'den',
diye cevap verecektir. Ve bu yüzden müslümanlar arasında fesat alıp
yürüyecektir."
şeklinde cevap verdiği kaydedilmektedir.
İmam Şibli, cinlerle evlenmenin mümkün ve vaki olduğunu kabul etmekle
beraber, buna engellerinde bulunduğunu belirterek insan neslinin
insanlarla
evlenmekle olacağını belirtiyor. Ancak, "İnsanla, cin arasında bir aşk
meydana gelir de, insan evlenmek zorunda kalırsa, o zaman iş değişir.
"Zararından
kurtulmak için evlenebilinir" diyor ve "Yinede zararından kurtulunmaz
"diye
ekliyor.
Sealibi, "İnsanlarla cinler arasında evlenmek ve çoluk çocuk sahibi
olmak mümkündür"
Bu konuya Sayın Mehmed Emre Hoca'nın " Cinlerle insanlar arasında
evlilik"
yazısıyla son noktayı koyalım.
Cinlerle
İnsanlar Arasında Evlilik
Bazı kimselerin cinlerle evli bulunduğuna dair halk arasında
rivayetller dolaşmaktadır. Bunların doğruluk dereceleri ile dini
bakımdan kabule müsaid olup olmadığının münakaşa mevzu olduğuna şahid
olmaktayız.
Bu söylentiler acaba doğru olarak kabul edilebilir mi?
Her iki tarafın rızasına, icab ve kabul esasına dayalı ve nikah kıyılması suretiyle cin ile insanlar arasında evlilik ceryan etmez. Bu rivayetler, "rızaya ve nikah akdine" müstenid evlilik olmayıup, tasallut ve tecavüz mahiyetinde bulunmaktadır.
Tecavüzün ve cinsi yakınlığın vaki olduğunun kabulü, aralarındaki evliliğin meşru olduğunu kabule delil olamaz. Sonra bir kadın, fuhuştan peydahladığı veled-i zinayı, "cinle evliyim de onmdan oldu" diye iddia edip suçtan sıyrılmaya kalkışır. İslam hukuku, böyle bir iddiayı makbul tutup sahibini mazur saymamıştır.
Kaynakça:
1) Doğu ve Batı kaynaklarına Göre Cinler, Giovanni
Scognamillo,
Arif Arslan
2) Elmalı Tefsiri, Rahman suresi 55/56, Kehf
Suresi
50,
3) Cinlerin Esrarı, Imam-ı Şibli
4) Tenkidlerim Tedkiklerim ve Makalelerim, Mehmed Emre
5) Cinler, Doğan Mirzaoğlu,
| Cinlerin Görünmesi |
İşte,
görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar
kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has
vasıtaları
kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve
cinlerin
bu şekilde görünmelerine �temessül� diyoruz. Kur'ân, temessülü
anlatırken
(Meryem, 19/17),
�(Melek, Meryem Validemiz�e) �tastamam bir insan şeklinde temessül
etti� der.
Efendimiz (sav)'e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (as), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve �Ya Rasûlullah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık� demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (ra) suretinde geliyor, bazı zaman da, dinî tâlim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve �İman, İhsan, İslâm nedir?� şeklinde suâller sorup, verilen cevapları �Doğru� diye tasdikleyip gidiyordu...
Cinler ve şeytanlar da, melek gibi temessül edebilir. Hüseyin Cisrî'ye göre, Allah'ın (cc) kendilerine verdiği yaratılış biçimi sayesinde havadan, esirden veya benzeri bir maddeden istedikleri kadar alıp yoğunlaştırarak istedikleri şekle sokar ve o şekli âdete bir elbise yapıp, o elbise içinde insanlara görünürler. İmam Şiblî, Ebu Ya'lâ'nın beyanına dayanarak, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve takatlarının olmadığını, fakat Allah'ın (cc) kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah'ın (cc) onları bir şekilden diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir. Bu, kendi âleminden başka bir âleme, o âleme ait bir vasıta ile geçebilmek için sanki sınırda söylenmesi gereken bir kelime, gösterilmesi şart bir vize ya da askerin geçit için sorduğu parola gibidir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve irâdeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.
Cinlerden olan şeytan da, insan kılığına girebilir. Nitekim, onun Bedir Savaşı öncesi Necid'li bir yaşlı sûretinde Kureyş'e gelerek, kurdukları tuzak için onlara tahrik edici fikirler verip, çareler tavsiye ettiği rivayet edilir. Aynı şekilde bir başka defa, ganimetlere nöbetçilik yapan bir sahâbinin şeytanı ganimete zarar vermek isterken yakaladığı ve onun yalvarıp yakarması karşısında da salıverdiği nakledilir. Hâdise üçüncü defa tekerrür edince şeytan, kendisini Allah'ın Rasulü'ne götürmeye karar veren sahabiye, �Bırak da, sana bizden korunup, emniyette olacağınız şeyi söyleyeyim� der, Sahabi, �O nedir?� diye sorunca da, �Ayetü�l-Kürsî� cevabını verir. Hâdise kendilerine intikal edince Efendimiz (sav), �Habis yalancıdır ama doğru söylemiş� buyururlar.
Cinler, insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de görünebilirler. Yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim, Nahle Vadisi'nde Efendimiz (sav), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kelb gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemeleri veya kendi suretlerinde, ya da daha başka munis bir surette tezahür etmeleri teklifinde bulunmuş, ümmetine de, �Siz evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa �Allah rızası için git� deyin; belki o cin arkadaşlarınızdan olabilir. Eğer gitmezse, o zaman cin değildir; zarar verecekse, öldürebilirsiniz� buyurmuşlardı. Bu, bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın mukavelesi gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de, �Ümmet'in her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz� şeklinde söz vermişlerdi. Tabiî ki, cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de müteaffin keyfiyetinden istifade etmektedirler. Nitekim bir hadîs-i şerifte, �Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar cin kardeşlerinizin yiyecekleridir� buyurulur.
Kaynak: İnancın Gölgesinde, "Meleklerin
ve Cinlerin Temessülü, Şekil ve Mahiyet Kazanıp Görünmeleri" adlı
bölümden
ilgili yerler alınmıştır.
| Cinlere de Peygamber Gönderilmiştir |
Daha önceki bölümlerde "cinlerin de birer sorumlu varlık olduğunu" bildirmiş ve "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimizi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? (denilince) "kendi aleyhimize de olsa şahitlik ederiz" dediler. Dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kafir olduklarına şahitlik ettiler" (En'am/130) ayetinin bu hususu açıklayıcı bir delil olduğunu ifade etmiştik. Dikkat edilecek olursa, aynı ayet, yine onlara (ister kendi içlerinden, isterse insanlara gönderilen peygamberlerin onlara da peygamberlik etmesi şekliyle) peygamberlerin gönderildiği hususunu da gayet açık ve net olarak ifade etmektedir.
Cenab-ı Hakk bu ayetiyle cinlerin sorumluluklarını açıklamakla beraber, sanki onlara şöyle demektedir: "Ey ins ve cin topluluğu, sizdeki bu derbederlik, başıbozukluk, ailevî ve içtimaî hayatınızdaki ahenksizlik, kalbî ve ruhî hayatınızdaki karışıklık ve behimî arzularınıza takılıp kalmanızın sebebi nedir? Yoksa size, nezd-i Uluhiyet'imden Rasullerle açıklanan ayetlerim gelmedi mi? Niçin onlara ittiba edip yaratılış gayenize uygun hareket etmediniz; etmediniz de böyle esfel-i sâfilinde kaldınız? Halbuki size gelen o ayetler, böyle bir encamdan sizleri sakındırmışlardı."
Cinler, bu hakikatı tamamen kabullenmişliğin ifadesi olarak, "her ne kadar aleyhimizde şahitlik olsa bile, böyle bir günde hakkı itiraf etmekten başka çaremiz yoktur. Evet, Hz. Musa, Senin emirlerini getirip bize tebliğde bulundu, Hz. Mesih o engin esrarını ruhlarımıza üfledi.. ve en son ferdiyetin mazharı Hz. Muhammed (sav) geldi ve bize hak ve hakikatın ifadesi olan İslam'ı tebliğ etti. Ne var ki, biz bunlara kulak asmadık, kendi heva ve hevesimize uyduk. Neticede de bu hallere ma'ruz kaldık" diyeceklerdir.
Evet, cinlerin de ifadelerinden anlaşıldığı gibi, ne yazık ki pek çok ins ve cinni, şu kısacık dünya hayatı aldatmıştır. Onlar, dünyayı ebedi zannedip onun aldatıcılığına kanmış ve neticede de bütün bütün kaybetmişlerdir. Mutlak Cemal'in tecellilerinin tamaşasıyla alacakları ruhani hazzı unutarak fâni ve geçici zevklerle oyalanmış, sonra da Cenab-ı Hakk'ın: "Kendi aleyhlerinde şehadette bulundular. Kafir olduklarını itiraf ettiler" ayetinin muhatabı olmuşlardır.
Oysa her şey açık ve seçikti. Kâinat, hemen her yanıyla, insanı irfan ufkuna ulaştıracak ayetlerle doluydu. Mele-i âladan, bizim irfan ufkumuza kadar uzanan varlık kitabına ait sayfa ve o sayfalardaki o nakış nakış işlenmiş satırlar hep "Allah" diyor ve yine binlerce delil ve bürhan adetâ, tarrakalarla O'nun mevcudiyetini ilan ediyordu. Fen ilimleri, laboratuvarlarıyla; astronomi, teleskoplarıyla hemen her ilim kâinatta keşfettikleri o baş döndürücü, gözkamaştırıcı nuraniyetin diliyle "La ilahe illallah" hakikatını haykırıyordu. Ne varki, bütün bu olup-biten şeylere rağmen onların itirafı şuydu: "Ama biz, gözümüzü tamamen kapayıp, ayağımıza kadar gelen bu nimetleri teptik ve tıpkı körler gibi yaşadık; yaşadık ve binbir dille söylenen bu hakikatlere kulak asmadık.. şimdi de kendi aleyhimizde şahitlik ediyoruz. Hatta bundan dolayı kendimizi, mevsimi geçmiş olsa da sorguluyoruz. Birazcık olsun kendi irademizle bu kudsî çağrıya icabet edebilseydik Allah'ın içimizde hidayet meş'alesini yakması söz konusu olabilirdi. Ne varki biz, zifiri karanlıklarda kalmak için direnip durduk ve nur hüzmelerinin düşünce dünyamıza sızmasına fırsat vermedik; hatta ruhumuza ait bütün menfezleri kapattık ve karanlıkta kalmaya razı olduk..."
Bu ayet, ahirette cin ve ins taifesine karşı yapılacak olan tevbih ve kınamayı, en çarpıcı şekliyle, hem de daha dünyada iken bizlere haber vermekle, düşmemiz muhtemel olan vahim bir durumdan bizleri sakındırmaktadır.
Bu ayetten istinbat edilen bir diğer mana ise, ins ve cinne ayrı ayrı peygamberlerin gönderildiği hakikatıdır. Dinler tarihinin de şehadetiyle biz, zaten insanlara peygamberlerin geldiğini biliyor ve kabul ediyoruz. En ücra yerlerde kimi vahşi kavimlerine bile, salt akılla ulaşmaları mümkün olmayan tevhid ufkuna ulaşabilmeleri için sürekli peygamber gönderilmiştir ki, bu hakikati gösteren yüzlerce delil mevcuttur. Şayet, çoğu destan ve efsanelerin arkası, ilmî araştırmalarla kurcalanıverse, hemen hepsinin arkasında peygamberlik hakikatlerinin mevcelendiği görülecektir. Medeniyet görmemiş en vahşî zannedilen insanların arasında dolaşıldığında dahi "her millet içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir" (Fatır/24) ayeti gözlerimizi kamaştırırcasına tüllenecektir.
Evet, zamanın hemen her diliminde, küre-i arzın her yerinde şuur sahiplerini, kötü ve eğri yolun encamından sakındırıp, onların nazarlarını ulvî alemlere çeviren peygamberin zuhur etmediği tek bir zaman dilimi ve tek bir ümmet yoktur. Cenab-ı Hakk, her yere ve her topluluğa, o topluluğun genel keyfiyetine göre mutlaka bir uyarıcı göndermiştir. Bu uyarıcıları, gönderildikleri ümmetlere -bunlar insan, cin veya diğer ruhani varlıklar olabilir- rehberlik etmiş, onların nazarlarını bulundukları süflî alemden, ulvî ve nuranî alemlere çevirerek onları aydınlatmışlardır. Bu, aksine ihtimal verilmeyecek derecede kat'i bir hakikattir.
Ancak, eskiden beri İslam alimlerince farklı mutalaa edilen bir mevzu vardır ki, o da; cinlerin de kendi içlerinden, kendilerine hitap eden peygamberlerin gelip-gelmediği hususudur. Acaba insanlar, Hz. Adem'le (as) başlayıp Efendimiz'le (sav) sona eren bir peygamberler silsilesi ile aydınlanıp, onların ruhanî iklimlerinde hayatlarını sürdürürken, cinler de aynı peygamberlerin nuruyla mı aydınlanıyor, yoksa onlara da kendi içlerinden birer peygamber mi gönderiliyordu?.
Bu hususla alakalı olarak geçmişten günümüze alimlerin değerlendirmeleri biraz farklı olmuştur. Başta İbn Abbas, Mücahid, Kelbî, İbn Münzir, Ebu Ubeyd gibi ilk müfessirler ki bu aynı zamanda cumhurun da görüşüdür, "insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cin taifesinin de peygamberidir. Onlar insanların arasında iken zaman zaman gidip cinleri de irşad etmişlerdir" demişlerdir. Yani Hz. Adem (as), Hz. Nuh, Hz. İbrahim.. insanların peygamberi oldukları gibi cin taifesinin de peygamberleriydi; insanlığa getirmiş oldukları aynı hakikatleri onlara da anlatıyorlardı.
Ancak Dahhak, İbn Abbas'tan başka bir rivayet daha nakleder ki, bu görüşe göre, Cenab-ı Hakk cinlere ayrı, insanlara ayrı peygamberler göndermiştir. İbn Abbas'la beraber bu görüşü paylaşanlar, "Ey cin ve insanlar topluluğu! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?" (En'am/130) ayetini delil olarak gösterirler. (Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 7/85,86) Yani; "madem ki, burada cinler ve insanlar ayrı ayrı Cenab-ı Hakk'a muhatap oluyor ve her iki gruba da, kendi içlerinden peygamberlerin gelip gelmediği soruluyor; öyle ise, her iki taifeye de kendi içlerinden peygamber gelmiş olması gerekir; aksi takdirde böyle bir suale muhatap kalmaları makul sayılmayabilir" demişlerdir.
Ve yine, "Allah O'dur ki, yedi göğü ve yerden de o kadarını yarattı" (Talak/12) ayetinin tefsirinde İbn Abbas'tan bir rivayete göre Efendimiz (sav), "Başka alemlerde sizin Adem'iniz gibi Adem, Nuh'unuz gibi Nuh, Musa'nız gibi Musa, İsa'nız gibi İsa vardır" (Münâvi, Feyzü'l-Kadir, 3/365) buyurmuşlardır.
Efendimiz'in bu tefsiri de göstermektedir ki, her aleme, o aleme mahsus peygamberler gönderilmiştir. Cinlerin de, kendi başlarına bir alem olduklarına göre düşünülecek olursa, onlara da kendi içlerinden birer peygamberin gönderilmiş olması gayet mantıklı olsa gerek.
İbn Abbas, bir başka rivayette de şunları söyler: "Cinler, Allah'ın dumansız ateşten yarattığı kullarıdır. Henüz dünyada insanın isminden dahi eser yokken, Cenab-ı Hakk cinleri yaratmış ve dünyanın imarını onlara yaptırmıştır. Fakat onlar daha sonraları yeryüzünde fesat çıkarıp ilk babaları olan Can'la gönderilen İlahi ahkamı unutup şirazeden çıkınca, Allah da (cc), tekrar Yusuf isminde bir peygamber gönderdi; ama onu da şehid ettiler. Bunun üzerine cinler, göklerin sakinleri tarafından yeryüzünden uzaklaştırılıp denizlere sürüldüler"... (İbn-i Kesir, el-Bidaye, 1/49,50)
"Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı gelmiştir" (Fâtır/24), "Biz, Rasul göndermedikçe (hiçbir kavme) azab edecek değiliz" (İsrâ/15) ayetleri onlara da, 'birini doğru yola sokmak için uğraşan' manasında bir "uyarıcı" ve 'hakkı, hakikati tebliğ eden' manasında da bir "Rasul" gönderildiğini haber vermektedir.
Baştan buraya kadar naklettiklerimiz açık veya kapalı her şeyi, sözlerini Efendimiz'e dayandıran, tefekkür ufukları nübüvvet meltemi ile müteessir büyüklerimizin tefsir adına söylediklerinden ibaretti. Naklettiğimiz bütün bu sözlerden anlaşılıyor ki, cinlere, insanlara peygamber geldiği gibi kendi içlerinden de peygamber gelmiş olabilir...
Rivayetlerin Ortak Değerlendirmesi
İnsanoğlu
yaratıldıktan sonra, artık cinlerden peygamber gelmemiş gibi
bir anlayış güçlü gibi görünmektedir.
Daha önceki bölümde de ifade ettiğimiz gibi, selef-i sâlihinden
bazıları,
insanlara gönderilen peygamberlerin cinlere de gönderildiğini söylerken
-ki bu cumhurun görüşüdür- kimileri de cinnlere ayrı peygamberlerin
gönderildiğini
söylemiş ve bu görüşlerini çeşitli delillerle ortaya koymaya
çalışmışlardır.
Bu hususta, fakirin görüşlerine gelince, bu iki görüşün te'lifi
istikametindedir:
1. İnsanlar henüz yaratılmadan önce gelip geçen cin taifesinin, o devrede yeryüzünün halifesi olması itibariyle, onlara kendi içlerinden peygamberlerin gönderilmiş olması ve bu peygamberlerin, kendilerine yüklenilen irşad ve tebliğ vazifesini ifa etmeleri o dönem itibariyle gayet tabiiydi ve onlar da bu vazifeyi hakkıyla eda etmişlerdir. Zira cinlerin mükellef olmaları bunu gerektiriyordu ki, daha önce zikrettiğimiz ayet ve hadisler de bu hususu desteklemektedir.
2. Hz. Adem'in (as) yaratılıp halife kılınmasından sonra ise, cinler insanlara tâbi varlıklar haline getirildiklerinden bu dönemden sonra insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cinlere de gönderilmiş olabilirler. Zaten, İslam alimlerinin büyük çoğunluğu da bu görüşü savunmaktadır.
3. Her iki görüşü te'lif edecek önemli bir nokta da bence şu olmaktadır; Allah (cc) gönderdiği her peygambere, o peygambere has bir şeriat vermemiştir. Kur'an-ı Kerim'den öğrendiğimize göre, sadece dört semavî kitap vardır ve bazı peygamberlere de sadece bazı sahîfeler verilmiştir. Halbuki bir hadiste ifade edildiği üzere onca nebinin yanında, bir de 313 mürsel peygamber gönderilmiştir. Ve bu peygamberlerin hepsi de, risaletle görevlendirildiklerine dair Cenab-ı Hak'tan emir almışlardır. Bu emri aldıktan sonra da behemehal irşad ve tebliğde bulunmuşlardır ki, peygamberliğin gerçek manası budur. O halde, elinde ne bir hususi kitap ne de hususi bir şeriat mevcut olan bu elçiler, kendilerine kitap verilen peygamberlere tâbi olmuşlardır. Mesela, Hz. Musa (as) yolunda belki yüzü aşkın peygamber gelmiştir. Ama bunların hepsi de Tevrat'ın hükmü ile amel etmişlerdir. Hz. Davud (as) gibi cihan çapında bir saltanatın sahibi peygamber dahi, saltanatı misyonunun bir buudunun tezahürüydü. Hz. Davud'a verilen "Zebur", evrad-u, ezkâr, zühd ve rekâik gibi hususları ihtiva ediyordu. Yine Hz. İbrahim (as) döneminde birçok peygamber vardır: Hz. İsmail ve yeğeni Hz. Lut (as) bunlardandı. O dönemde câri olan ahkam ise, Hz. İbrahim'e (as) verilen "sahifeler"den ibaretti. Hz. Mesih döneminde, İncilin ahkâmıyla amel eden nebi bilmiyoruz. Hz. Zekeriyya (as) ve Hz. Yahya (as) gibi bu döneme ait olan peygamberler de ihtimal ki tevratla amel ediyorlardı. Bunlardan başka ehl-i keşfin istihracı ve zayıf kabul edilen bir hadisin işaretiyle Halid b. Sinan adında, kendisine kitap ve şeriat verilmeyen bir peygamber daha vardır ki onun Hz. Mesih'le Efendimiz arasında gelip vazife yaptığı söylenmektedir. (İbn-i Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra, 1/296; İbn-i Hacer, el-İsâbe, 1/466; İbn-i Esir, Üsdü'l-Ğâbe, 2/99)
Bütün bunlar gösteriyor ki, kendisine kitap veya şeriat verilen peygamberler, kendilerine bağlı olan diğer peygamberleri, Cenab-ı Hakk'ın emirlerini esas alarak onları tavzif edebilmekte ve irşad adına onları yönlendirmektedirler. İhtimal bu peygamberler kendilerine inanan cinlerin bazılarını da istihdam edebiliyor ve onları cin taifelerini irşad etmede vazifelendiriyorlardı.
Bunun açık örneğini Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerinde çok bariz olarak görmekteyiz. Şöyle ki, cinler, "Nahle" denilen yerde Efendimiz'i dinleyip, ardından da kendi kavim ve kabilelerini irşada gitmişlerdi ki(Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 16/210-216) bu topluluk, Kur'an'da, "münzirîn" (uyarıcılar) ismiyle anılmaktadır. Haddizatında bu sıfat, Kur'an-ı Kerim'de sadece peygamberler için kullanılan bir tabirdir. Ayette: "Bir zaman cinlerden bir topluluğu, Kur'an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. O'na gittiklerinde birbirlerine "susun" dediler. (Okuma) Bitince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler" (Ahkâf/29)
Hulasa; insanoğlu yaratıldıktan sonra, artık cinlerden peygamber gelmemiş gibi bir anlayış güçlü gibi görünmektedir. Kur'an'ın "münzir" dediği cin taifesine, illada peygamber denilecekse, "peygamberler tarafından tavzif olunan" manasında peygamber demek olur ki, böyle bir tesmiye de yerinde olmasa gerek.
Kaynak: Metafizik Dünya
| Cinler İnsanlara Tâbidir |
Hayat tarzı
olarak böyle olduğu gibi, düşünce ve fikir açısından da
her zaman bir paralellik sözkonusudur. Cin suresinde, onların bu
durumu,
kendi ifadeleri içinde şöyle anlatılır:
"Bize gelince, bizden iyiler de var, böyle olmayan (kötüler de) var.
Biz çeşitli yollara ayrıldık." (Cin/11)
"Biz çeşitli
yollara ayrıldık" ifadesinin tefsiri sadedinde Ahmed b.
Hanbel, Süddî'den şu değerlendirmeyi nakleder: "Her zaman Cinler
içinde,
tıpkı beşerde olduğu gibi, "Kaderiyye", "Mürcie", "Müşebbihe"..
vardır."
(Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 19/15 )
(Haliyle Yahudi, Nasrâni, Mecûsi, Putperest.. de var demektir. Hatta
bunu Müslümanlar arasında zuhur eden hak ve batıl meslek, meşrep ve
mezheplere
teşmil etmek mümkündür. Evet, bunların kimisi Cebriye mezhepindendir,
"insanın
iradesi yoktur" der.. kimisi, "Allah, insanın işine karışmaz; kul
fiilini
kendi yaratır.." der, Mu'tezile mezhepini temsil eder.. kimisi
"Mürcî"dir,
amelin tesiri mevzuunda belli bir saplantıyı mırıldanır.. kimisi de
"Müşebbihe"dir,
Allah (c.c)'ı başka şeylere benzetip, O'na mekan ve hayyiz isnad eder.)
İmam Süddî Hazretleri, Tâbiin'den bir zattır. Onun devrinde, cinler arasında bu kadar tefrika ve ayrılık sözkonusu ise, kim bilir o iftiraklar bugün ne haldedir! İhtimal, bugün insanlar arasında mevcut bütün doktrin ve düşünce farklılıkları, cinler arasında da mevcuttur. Zira onlar, insanlara tâbi varlıklardır. Durum böyle olunca, eğer beşer kendinden beklenen seviyede, Allah Rasûlü'nün arkasında çizgisini koruyabilse, cin ve ruhanîler de onun arkasında istikamete yürüyeceklerdir. Bizdeki iniş ve çıkışlar, onlarda da iniş ve çıkışlar meydana getirmektedir, çünkü bizim peygamberimiz, onların da peygamberidir. Ve bizler, onlar için uyulması gereken örnek ve önderler durumundayız.
Böyle olduğu için, Ümmet-i Muhammed'in sevinci, onların da sevinci olacak; hüznü, onları da hüzne gark edecektir. Burada şunu da söyleyebiliriz: Bizlerin kurtuluş için yeni bir çalışmaya girmemiz, onları da kurtuluş adına aksiyona sevk edecektir.
Öyle ise,
bizim çalışmalarımız sadece bizimle sınırlı kalmamakta; cinler
alemine de tesir etmektedir. Bir bakıma bizler nasıl olursak, onlar da
öyle olma durumundadırlar. Cin Sûresi'nde, onların, bizimle aynı
şeyleri
paylaştıkları gayet veciz olarak şöyle anlatılır:
"Bizden Müslümanlar da var, Hak yoldan sapanlar da. Kimler Müslüman
olursa, işte onlar doğru yolu aramışlardır. Yoldan sapanlar da
cehenneme
odun olmuşlardır." (Cin/14-15)
Bu ayetlerde de açıkça görülmektedir ki, cinlerin de, tıpkı bizim gibi, bir kısım mülhid, muannid ve mütemerridleri olduğu misüllü, dupduru, saf ve muhlis olanları da vardır.
Kaynak: Metafizik Dünya
| Cinlerde Sahabîlik |
Hatta müfessirler, "Cinlerden bir grubu Sana yönelttiğimizde.." (Ahkâf, 46/29) ayetinde anlatılan cinleri isim isim saymış ve onların, cin taifesinin en büyük "Sahabileri" olduklarını söylemişlerdir. Bizim tesbitimize göre de, sayıları yedi veya dokuz olarak kabul edilen bu cinler, tıpkı Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Uhud'un siyanetleri gibi, şer ve şerirlere karşı kendileriyle tevessül edildiğinde koruyuculuk yaparlar ki, onlar, -Kur'an'da anlatılan şekliyle- Allah Rasulü'nü ilk defa görüp dinleyen, ardından da kavim ve kabilelerine birer "münzir" olarak dönen cinlerdir. Binaenaleyh, bu yönüyle de onları, onlar arasındaki Sahabe'nin ileri gelenlerinden kabul edebiliriz.
Süheyli, Ömer b. Abdülaziz'le alakalı bir vak'ayı anlatırken, bu cinlerden de bahseder. Vak'a şöyledir: Ömer b. Abdülaziz, bir gün kırda dolaşırken, ölü bir yılan görür. Atından iner ve mendiline sararak o ölüyü toprağa defneder. (İhtimal o büyük insan, "gayb-âşinâ" gözleriyle bu meyyitin bir cin olduğunu keşfetmiştir) O esnada etraftan bir ses: "Saraka öldü, Saraka öldü.." diye etrafı çınlatır. Ömer b. Abdülaziz, bu ses sahibinin kim olduğunu sorar. Bu soru üzerine: "Bir zaman cinlerden bir topluluğu, Kur'an dinlemek üzere Sana yöneltmiştik.." (Ahkâf/29) ayetinde anlatılan cinlerden biriyim" der ve sözlerine şöyle devam eder: "O gün Allah Rasûlü'nü dinleyip kavmine "uyarıcı" olarak dönenlerden hayatta sadece Saraka ile ben kalmıştım. Bugün kâfirlerle harbederken, Saraka da şehid oldu. Şu anda, sadece ben varım.. sana müjdeler olsun ey mü'minlerin emiri! Zira biz Allah Rasûlü'nün huzurunda iken, bir aralık dönüp: "Sizlerden Saraka bir yerde şehid olacak. Onu ümmetimin en hayırlılarından biri kefenleyip defnedecek" buyurdular. İşte o haber bugün aynen cereyan etti. Ne mutlu sana ki, sen O'nun müjdelediği o hayırlı insansın!" (Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 16/214)
Hz. Aişe validemiz anlatıyor: "Bilmeyerek, evde dolaşan bir canlıyı (muhtemelen bir yılanı kastediyor) öldürmüştüm. O gece rüyamda beni yüksek bir mahkemeye çağırdılar ve benim cinayet işlediğimi söylediler. "Hayır, ben kimseyi öldürmedim.." dediysem de, ısrarlarından gündüz öldürdüğüm canlıyı kastettiklerini anlamıştım. Meğer o bir cinnî imiş. Kendimi müdafaa için: "O niçin eve gelip beni gözetliyor?" deyince: "Hayır, o asla sana bakmak için gelmezdi. Hele saçın-başın açıkken, kat'iyen odana girmezdi. Fakat o, bir Kur'an aşığı idi. Rasûlullah'tan ilk dinlediği Kur'an zevki, onu o kadar sarmıştı ki, Allah Rasûlü'nden sonra o manevî zevki, hep senin Kur'an'ında arardı. Evine gelişi işte de bu sebepleydi.." dediler. Hz. Aişe validemiz diyor ki; "uyandığımda rüyanın dehşetinden kan-ter içinde kalmıştım. Hatamı affettirmek için de, sadaka dağıtıp, bazı köleleri hürriyete kavuşturdum..." (Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 16/214,215) Evet, anlaşılan Kur'an dinlemek için o eve gelen, cinlerden bir Sahabi idi ve Hz. Aişe validemiz, yanlışlıkla böyle bir Sahabiyi katletmişti ve bundan dolayı manevi bir mahkemede hesaba çekilmişti.
Görülüyor ki, kim İki Cihan Serveri'yle irtibata geçse, hemen evc-i kemâle yükseliyor. Nasıl ki insanlar, O'na dilbeste olup gönülden bağlanmakla bir anda O'nun arkadaşları oluyor ve "Sahabe olma" şerefiyle serfiraz kılınıyorlar; öyle de, O'nun getirmiş olduğu o kutlu mesaja kulak veren cinler de aynı noktaya ulaşabiliyorlar. İşte bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, şayet onlar da bizim gibi bir ümmet ise, bizim Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Uhud'umuz olduğu gibi, onların da Ashab-ı Bedir ve Ashab-ı Uhud'u vardır. Bizim aşere-i mübeşşeremiz; hatta üçlerimiz, yedilerimiz, kırklarımız olduğu gibi; onların da aşere-i mübeşşeresi, üçleri, yedileri, kırkları olduğu söylenebilir.
Kaynak: Metafizik Dünya
| Cinlerin Sultasına Girenler |
İnsanların, cin taifesini kendi emrine alıp kullanabilmeleri mümkün olduğu gibi, bazen de cinlerin insanın emrinde gibi görünüp, onu oyuncak ve maskara haline getirmeleri de mümkün ve vâkidir. Mazide bunun birçok örneğine şahit olduğumuz gibi, bugün de buna ait pek çok örnekler gösterebiliriz. Şeytanın en büyük hilesi, kendisini kendi tâbilerine inkar ettirmesidir. O, topyekün beşer üzerinde bir hükümranlık kursa bile, "beşeri yine beşer idare ediyor" der ve insanları buna inandırıp, kendisini inkar ettirebilir..
Ehl-i keşfin müşahedelerine göre, eskiden şeytanın hükümranlığı, direkt inkar-ı Uluhiyet adına olurdu. Şimdi ise bu husus, dolaylı yollardan ve materyalizm, komünizm vb. batıl sistemlerin vesayetinde gerçekleşmektedir. Bu açıdan, bu sistemler hayatta kaldıkları müddetçe, şeytanın hükümranlığı devam ediyor demektir. Bu sistemler uğrunda çaba veren insanlara gelince; onlar ruhları şeytan işgaline uğramış ve melekî yönleri sıfırlanmış kimselerdir. Böylesi kişiler, şeytana oyuncak ve mel'abe olmuşlardır ama işin farkında değillerdir.
Evet, günümüzde birçok zavallı insan, gurur ve kibrin birer heykeli, müstehcenlik ve fuhşun âzat kabul etmez kölesi, hayvanları çok geride bırakacak denaetin en çirkeflerine gömülmüş olmasına rağmen, yine de kendisini bir nezahet kahramanı görmekte ve bu nezaheti kimseye bırakmamaktadır.
Aslında bütün bunlar, şeytanın bir hükümranlığı ve kendini inkar ettirerek insan üzerinde saltanat kurmasının ifadesidir. O, böyle bir saltanat uğruna dünyanın dört bir yanında devletler kurdurmakta ve bu devletler vasıtasıyla yine insanlığın huzuru, saadeti adına milyonlarca insanı katlettirmekte ve bütün bunları meşru göstermektedir. Oysa yeryüzünde, böylesine bir tenakuz ve canavarlığın başka bir örneği görülmemiştir.
Cinler ve şeytanlar, tesir altına aldıkları insanlara fert veya sistem adına her âdiliği yaptırtabilir ve bunları yaptırırken de suret-i haktan görünerek insanları yaptıkları şeylerin güzelliğine ikna edebilirler.
Yer yer Uluhiyet'i inkar edip; (haşa) İlahlık iddiasında bulunan, nebileri inkar ederek peygamberlik taslayan, manayı inkar ile maddeciliği ikame etmeye çalışan insanların varlığına şahit oluruz. Aslında bunlar, zımnî olarak her şeyin kendi emir ve sultaları altında olduğuna inanırlar. Oysa onlar, cinlerin ve şeytanların elinde oyuncak haline gelmiş bir kısım habislerdir ki, yapmak istedikleri her şeyi onlar vasıtasıyla ve onların rehberliğinde yaparlar ama, bunun farkında değillerdir.
Ebu Bekir el-Kureyşî anlatıyor: "Abbas b. Mirdas (ra), halim, selim, temiz kalbli, ufku geniş bir insandı. Cahiliye devrinde bile pırıl pırıl bir hayat yaşamıştı. Ashab içinde sanki ikinci bir Ebu Bekir'di. Daha sonra gelip Allah Rasulü'ne Müslüman olduğunu bildirip teslim olan bu sahabi, başından geçen bir hadiseyi bize şöyle nakletmişti: "Bir öğle vaktiydi. Kapımın önünde duruyordum. Birden bire karşımda devekuşu gibi bir şey belirdi. Evet, karşımda üzerinde bembeyaz elbiseler içinde birisi vardı. Bana: "Galip b. Fihr evladından biri, Mekke'de önemli bir misyonla zuhur etti" dedi. Bu söz üzerine ben adeta şaşkına dönmüştüm. Moralim altüst olmuştu. Hemen kabilemizin putu olan "Dimar"ın karşısına varıp, yüzünü-gözünü öptüm ve ona gerekli ta'zimi gösterdim. O anda bir çığlık duydum. Sanki bu çığlık karşımdaki puttan geliyor gibiydi.. evet, sanki o konuşuyordu. Kulağımı dolduran sesin içinden şunları seçebildim: "Dimar helak oldu. Bundan sonra Dimar yoktur. Mescit ehli, Dimar'a galebe çaldı.." Ben iyice yıkılmıştım. Oradan ayrılarak bitkin bir vaziyette kavmimin yanına geldim. Neden sonra anladım ki, artık Dimar'ın söyleyecek sözü kalmamıştı. Demek ki, asıl Söz Sultanı çıkmış ve şu anda Medine'de bulunuyordu. Kavmimden bazı insanlarla bineklerimize binip Medine'ye doğru yola koyulduk. Geldiğimizde Allah Rasulü'nün mescitte olduğunu öğrendik. Ve mescide vardığımızda O'nu kapının önünde bulduk.. o, bize tebessüm ediyordu. Bana ismimle hitap ederek: "Ya Abbas, başından geçenleri bize de anlatır mısın?" dedi. Olanları Allah Rasulü'ne ve Ashabı'na birer birer anlattım.." (Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, 8/246,247)
Dimar zaten yıkılıp giden demektir. Onun akıbeti esasen yeryüzünde çeşitli ad ve ünvanlarla ayakta durmaya çalışan bütün "Dimar"ların da akıbetidir. Artık hakk gelmiş, batıl da zail olmuştu.. ve zaten batıl, ömrü ne kadar olursa olsun, mutlaka bir gün yıkılıp gitmeye mahkumdu. Bizim burada işaret etmek istediğimiz husus, bütün bu yıkılıp gitmeye mahkum Dimar'ların içinde bir şeytan veya cinnin bulunma keyfiyetidir. İnsanları bu mevzuda saptıran mutlaka bir cinnin veya şeytanın var olduğu hiçbir zaman kulakardı edilmemelidir.
Kaynak: Metafizik Dünya
| Cin ve Şeytanın Farkları |
Kaynak:
Cinler, Doğan Mirzaoğlu
| Cinler ve Temsilcileri |
Efendimiz (sav), alemşümûl bir peygamber olması yönüyle, hem insanların hem de cinlerin peygamberidir. Onun içindir ki O'na, "Rasulü's-sakaleyn" (cin ve ins peygamberi) denir. Bu itibarla Efendimiz (sav), keyfiyeti ne olursa olsun, çeşitli vesilelerle cinlerle görüşmüş ve onları irşad etmiştir. Yine O'nun (sav) döneminde şeytanın çeşitli şekillerde temessül edip insanları kandırmaya çalıştığı da bilinen bir gerçektir.
Nitekim, Efendimiz'in (sav) hicretlerine tekaddüm eden günlerde, "Dârü'n-Nedve" denilen kulüpte toplanan Mekke müşriklerinin arasında, Necidli bir ihtiyar kılığında şeytanın bulunduğu da rivayet edilir. Bu da, insî ve cinnî şeytanların birleşerek, Allah Rasulü'ne (sav) bir komplo kurmaya çalıştıklarını gösterir. Zaten İslam'ın zuhurundan sonra da "Daru'n-Nedve", daima İslam'ı imha planlarının yapıldığı bir yer olmuş; küfür sistematiği hep orada idare edilmiş ve yapmak istenen şeyler orada planlanmıştır. Aslında bu paralelde olarak, yirminci asrın cahiliyesinin "Dâr'ün-Nedve"leri, değişik ad ve unvanlarla yeniden ihya edilmeye çalışılmaktadır.
Günümüzde Amerika, Rusya, Çin ve Avrupa'nın hemen bütün ülkelerinde gece gündüz çalışan sayılamayacak kadar çok "Nedve" teşkilatları, hem de aralıksız bir şekilde, İslam ülkelerinin yıkımını planlayıp durmaktadır. Bir devrede Haçlı Seferleri'ni hazırlayan aynı güç odaklarının, dünya durduğu ve yer yüzünde bir tek Müslüman yaşadığı müddetçe bu karanlık faaliyetleri devam edeceğe benzer.
İşte o gün de Dâr'ün-Nedve'de Rasulü Ekrem'i ve Ashabı'nı imha için bir plan yapmak üzere Mekke müşrikleri biraraya gelmişlerdi.. ve şeytan da onların aralarında bulunuyordu. İhtimal müşrikler, işin idaresini ellerinden kaçırdıklarını anlamaya başlamış ve adeta panik içindeydiler. Acaba ne yapmalıydılar.. evet işte onları biraraya getiren gündemin ana maddesi buydu. Şeytan, ileri gelenlere görüşlerini sordu. Bu arada geleceğin büyük sahabisi Hişam b. Amr söz aldı ve "O'nu, bir ata bindirip çöle götürelim. Daha sonra da bir daha Mekke'ye dönmemesi için tembihte bulunalım. O bizim, biz de O'nun şerrinden emin oluruz." dedi. (Haşa ki O'nda şer olsun. O, bütünüyle hayırdır ve yeryüzünü hayırla doldurmakla vazifelidir. Bizim hikaye yoluyla dahi olsa O'na şer isnadına gönlümüz razı değildir. Fakat, o gün henüz İslam nurundan mahrum olan Hişam böyle diyordu.)
Ancak şeytan bu görüşü beğenmemiş ve: "Siz, bu kadar tesirli bir insanı ıssız bir çöle dahi salsanız, mutlaka O, bir güçlü ses ve soluk olarak geri gelir.. gelir ve sizi burada teslim alır" dedi.
Bunun üzerine orada bulunan bir başkası şöyle bir görüş ileri sürdü: "O'nu bir hücreye kapatalım. Sadece hava alacağı bir delik bırakalım. Ekmeğini, suyunu verelim ve ölünceye kadar orada tutalım..."
Necidli ihtiyar bu görüşü de beğenmedi ve: "O'nu uzun süre orada tutamazsınız. Kavim ve kabilesi, O'na inananları da yanına alır ve ne yapar yapar O'nu oradan çıkarırlar" dedi.
Üçüncü görüş, şeytana üstadlık yapan Ebu Cehil'e aitti ve: "Her kabileden birer, ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. O'nun üzerine hep beraber saldırsınlar ve O'nu hep beraber öldürsünler. Böyle yaparsak Hâşimoğulları kan iddia edemezler. Bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı da göze alamazlar" teklifinde bulundu.
Şeytan bu görüşü çok beğenmiş ve karar da Ebu Cehil'in görüşüne göre verilmişti.. (İbni Hişam, Sîre, 2/126)verilmişti ama, onların bu zalimane kararı semayı ihtizaza getirmiş ve Allahu Teâlâ, Rasulü'ne şu ayetleri inzal buyurmuştur:
"İnkar edenler seni tutup bağlamaları, öldürmeleri ya da (yurtlarından) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en iyisidir. ( O, kendisine karşı tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir.)" (Enfal/30)
Hicret'e tekaddüm eden günlerde insî ve cinnî şeytanların Efendimiz'e (sav) kurduğu tuzaklardan ve bugüne gelinceye kadar da Daru'n-Nedve'lerin İslam düşüncesi adına birer imha karargahı olduklarından daha önce bahsetmiştik. Bütün bu sıkıntılı dönemlerden sonra, tamamen İlahi bir imtihan olan, Cenab-ı Hakk'ın, Efendimiz'e (sav) hicret emrini vermesiyle, artık farklı bir döneme girilmiş olmaktadır. Bu yönüyle de hicret, ayrı bir konu ve ayrı bir destandır. Evet O, İslam Site Devleti'ne atılan ilk adım ve dehayı mucizeleştiren bir aksiyondur.
Gel "öl"
dendiğinde, ölüme gülerek gidebilecek bir nesil yetiştirmedikçe
hicreti de, hicrete terettüp eden semereleri de elde etmek oldukça
zordur.
İşte Hz. Ali! Hicret esnasında fedâiliği temsil eden bu yiğit!... Evet
nasıl o, henüz yaşı "on" bile değilken, Allah Rasulü'nün (sav): "Bu
davada
bana yardımcı olan yok mu?" beklentisi karşısında hiç tereddüt etmeden,
"Ben varım Ya Rasulallah!" (Müsned, 1/159; Mecmau'z-Zevaid, 8/302,303)
demiş ve bu bezme girivermişse; sinesinden yediği hançerle yere düşüp
şehid
olacağı ana kadar da bu anlayışından zerre kadar taviz vermemiş ve
hayatın
bütün safhalarında kendisinden beklenen misyonu mutlaka eda etmiştir.
Hicret günü, kendisinden ölüm döşeğine girmesi istendiğinde,
damarlarında
hayat fışkıran bu genç, hiç tereddüt etmeden, Cennete buyur
edilmişçesine
yatağın içine girmiş ve bu davaya baş koyup canından dahi vaz geçtiğini
bir kez daha ispat etmiştir. Zira Allah Rasulü'ne en yakın olanlardan
biri
oydu ve O'na en yakın olmanın bedeli de işte buydu. Evet o, bir
taraftan
Nebiler Serveri'nin amcasının oğlu, diğer taraftan da, o yaşa kadar
bakımını-görümünü
üstlenen Hz. Peygamber (s.a.s)'in manevi oğlu konumundaydı. Daha
sonraki
dönem itibariyle de, Efendimiz (s.a.s)'in biricik kızı, Cennet
kadınlarının
efendisi Hz. Fatıma'yı ona nikahlaması da, onun bu yakınlığını ve bu
misyonun
sahibi olması bakımından çok önemliydi. İşte bu vasıflarla muttasıf Hz.
Ali, canını dahi feda edecek bir fedainin gerektiği yerde ön plana
çıkıyor
veya çıkartılıyordu.
Dünden bugüne uğruna canların feda edildiği bu davanın, canları pahasına korunması gerekir. Evet Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve daha nicelerinin canları pahasına omuzlayarak bugünlere taşıdığı İslam, ilelebed devam ettirilecek kutsal bir davadır. Allah (cc), "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Maide, 5/67) ifadesiyle, Efendimiz'le beraber O'nun o yüce davasını da koruyup muhafaza edeceğini teminat altına almıştır. Bu teminat sayesinde O'na karşı olan sevgi, her an gönüllerde kendini daha bir hissettirecek ve bunu silmeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.
Şeytanın, Mekke müşriklerini idlal için kurduğu planlar o gün için boşa çıkmıştı; ama onun, bu mevzudaki cehd ve gayreti hiç mi hiç eksilmemişti. Nitekim Bedir savaşı sırasında insan kılığında temessül ederek, kafirlerin saflarına katıldığını, müşriklere moral vermeye ve destek olmaya çalıştığını Kur'an şöyle anlatmaktadır.
"O zaman şeytan onlara yaptıkları şeyleri süsleyip güzel göstermiş: 'Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur. Ben sizin yanınızdayım' demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce, şeytan ardına dönüp: 'Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum. Ben Allah'tan korkarım, zira Allah'ın cezası çetindir' demişti." (Enfal/48)
Bazı müfessirlerin ifadelerine göre şeytan burada, Sürâka b. Mâlik kılığında görülmüştü.(Vâkidi, Meğazi, 1/71)Çünkü Sürâka cesur bir süvari olup hicret esnasında Allah Rasulü'nü takip ettiğinden dolayı,(İbni Hişam, Sîre, 2/134) Mekkeli müşrikler tarafından sevilen, sayılan bir insandı. İşte şeytan Mekkeli müşriklerin kuvve-i maneviyelerini takviye için bu yola baş vurup, Sürâka şeklinde temessül etmişti. Ancak iki ordu karşılaşınca, biraz önce galibiyet vadeden şeytan, "..ben sizin görmediklerinizi görüyorum" deyip tabana kuvvet, gerisin geriye kaçmaya başlamıştı. Çünkü diğer tarafta sahabi kılığına girmiş (Zübeyr b. Avvam gibi) binlerce nişanlı melek saf tutmuş, (Vakidi, Meğazi, 1/71; İbni Esir, Üsdü'l-Gâbe, 2/250,251) çarpışmak için adeta emir bekliyor... Demek ki Allah (cc), yerdeki bir avuç askerini gökteki melekleriyle her zaman teyid ediyor.
Kaynak: Metafizik Dünya
| Cinlerle temas kurulabilinir mi? |
"Bazı insanların ruhları cinlerle temas etmeye, yani ilişki kurmaya müsaittir. Bu tip insanlar çabuk trans haline geçip, bizim buudarımızın dışına çabucak çıkabilirler. Bu sebeple böyle ruh yapısına sahip olan kimseler, cinlerinm alemine geçip, onların buudlarına girebilir ve onların dilleri ve haberleşme usulleri ile haberleşebilirler. Bu bir fıtrat ve yapı meselesidir. Ancak, bundan bir insani üstünlük anlamı çıkarılmamalıdır.
Evet, görülmeyen bu kuvvetlerin tabi oldukları belli prensipler vardır. Dolayısıyla insan her arzu ettiği yerde bunlara iş yaptıramaz. Zira onlar, Allah'ın tayin ettiği buudun dışında iş yapamazlar. Kişi, mazhar olduğu bir kısım esma ve kelimeleri sırlı kilitleri açar gibi kullanıp, cinlerle temasa geçebilir ama, cinler kendilerine verilmeyen imkanları kullanamazlar. Bu itibarla her insan, cinlerden istifade edemez, eden d, onları her arzusunda kullanamaz. bununla birlikte, bazı kelimeleri cinlere ait birer kod, birer telefon numarası gibi çevirip, belirli şekillerde ve belirli sayıda tekrarlayarak, onlarla irtibat kuran insanlar da az değildir.
Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister, o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Netice de cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri ve zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar. Nitekim 20,asırda Hindistan'da Gulam Ahmed Kadıyani, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizm'ine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların sldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş.... Hasbis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır...."
Kaynak: A.Şahin, İnancın Gölgesinde
| İnsî ve Cinnî Şeytanlar |
Şeytanlar,
insî ve cinnî olmak üzere iki kısımda mütâlaa edilmiştir
ki,
"Böylece her nebi için ins ve cin şeytanlardan düşmanlar var ettik."
(En'am, 6/112) ayeti, bu hakikatı ifade eder. Ayette geçen "Şeyâtîn"
kelimesinin
manasında iki rivayet söz konusudur. Ulemâ arasında her iki rivayeti de
destekleyen bir hayli insan vardır.
Birincisi:
Bu kelimeden maksat, insan ve cinlerin azgın ve sapkınlarıdır ki, İbn-i
Abbas (ra) bu görüştedir. Bir rivayete göre Atâ, Mücâhid, Hasan ve
Katâde
gibi büyük imamlar da bu görüşü paylaşırlar.(1) Onlara göre hem
Cinlerden
hem de insanlardan şeytanlar vardır. Cinnî şeytanlar, mü'min insanları
kendilerine uyduramayınca insî şeytanlara giderler ve bunları o
mü'minler
üzerine salarlar. Bu hususu te'yîd eden şöyle bir hâdiseden
bahsederler:
Allah Rasulü (sav), Ebu Zer'e (ra) sorar:
"İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah'a sığındın mı?"
Hz. Ebu Zer de bu suale, yine bir sual ile karşılık verdi:
"İnsanlardan da şeytan var mı?"
Allah Rasulü cevabında:
"Evet, hem de onlar cinnî şeytanlardan daha da şerirdirler." (2)
buyurur.
İkincisi:
Şeyâtin, insî ve cinnî şeytanlardır ve bunlar İblis'in evlatlarıdır.
İblis, evlatlarını iki gruba ayırmış, bunlardan bir kısmını insanlara
karşı,
diğer kısmını da cinlere karşı vazifelendirmiştir ki, bunlar vazifeli
oldukları
saha itibariyle bu ismi almışlardır.(3)
Aslında, bu
iki mana arasında ciddi ve neticeye tesir eden bir ayrılık
olmamakla beraber, birinci rivayet her halde ayetin zahiri manasına
daha
uygun düşmektedir ki, alimlerin ekserisi bu birinci manayı tercih
etmişlerdir.
Ayrıca bu hususu teyid eden, Efendimiz'den (sav) mervi bir çok rivayet
de mevcuttur. Bu cümleden olarak, Allah Rasulü (sav) bir hadis-i
şeriflerinde:
"Sizden biriniz namaz kılarken, önünden herhangi bir kimsenin geçmesine
müsaade etmesin, gücü yettiği nisbette ve en uygun şekilde ona mani
olmaya
çalışsın. Yine de inat edip önünüzden geçmek isterse onunla dövüşsün,
çünkü
o Şeytan'dır." (4) buyururlar.
Bir başka
defasında Efendimiz (sav), sokakta bir güvercin arkasından
koşup duran birisini görür ve şöyle buyurur:
"Bir şeytan, diğer bir şeytanın peşine düşmüş!.." (5)
İşte bunlar gibi daha pek çok rivayetlerde Allah Rasulü (sav) bazı şahıslara, hatta daha başka varlıklara bazı hareketlerinden dolayı, doğrudan doğruya "Şeytan" demiştir.
Yukarıda da temas edildiği gibi, aslında her iki mana arasında neticeye tesir edecek ciddi bir ayrılık yoktur. Zira birinci görüşte olanlar, kalb ve kalıbı birden ifade ile insana şeytan derken, ikinci manayı tercih edenler, kalb ile kalıbı birbirinden ayırmış ve "Kalıbıyla insan, fakat kalbiyle şeytan" demek istemişlerdir. Bunu destekleyen bir rivayet de vardır:
Huzeyfe (ra)
anlatıyor: Bir gün Allah Rasulü'ne:
"Ya Rasulallah! Bizler şer içindeydik, Cenab-ı Hakk bizlere hayır ihsan
etti ve şimdi hayır içinde bulunuyoruz. Acaba bu hayırdan sonra tekrar
şer gelecek mi?"
Allah Rasulü:
"Evet" dedi.
Ben de:
"Acaba o şerden sonra tekrar hayır olacak mı?" diye sordum, yine
"Evet" dedi.
Bunun üzerine " O nasıl olacak?" deyince Allah Rasulü de:
"Benden sonra bir kısım devlet adamları gelecek ki, benim yolumu ve
benim sünnetimi takip etmeyecekler. Hatta onlardan öyleleri idareye
vaziyet
edecek ki, beden ve cesetleri insan cesedi ama, içlerinde taşıdıkları
kalb,
şeytan kalbi!.." cevabını verdi. Allah Rasulü'nün bu izahı üzerine
"O zaman ben nasıl hareket edeyim?" diye sorunca da:
"Dinle ve itaat et! Sırtına vurulsa, malın elinden alınsa, yine dinle
ve itaat et!.." buyurdu. (6)
Kaynak:
Metafizik Dünya
1) İbn-i Kesir, Tefsir, 3/312,313
2) Müsned, 5/178
3) Razi, 13/154; Alusi, Ruhu'l-Meani, 8/5
4) Buhari, Bedu'l-Halk 11; Müslim, Salat 258,259,260;
Ebu Davut, Salat 107; Nesei, Kıble 8; Kasame 48
5) İbni Mace, edep 44; Ebu Davut, edep 57; Müsned, 2/345
6) Müslim, İmare, 52
| Kur'an-ı Kerim de Cinler |
Kur'an-ı
Kerim'de değişik lâfızlarda 32 yerde cinden bahsedilmektedir.
Bunlardan 22'si cinn, 5'i cânn, 5'i de cinnet olarak geçmektedir;
Cinn :İsra (88), Kehf (50), Zariyat (56), Rahman (33), Araf (38,179),
Neml (17,39), Fussilet (25,29), Ahkaaf (28,29),
Sebe (12,14,41), Cinn (1,5,6), En'am (100,112,128,130)
Cânn : Hicr (27), Rahman (15,39,56,74)
Cinnet : Hûd (119), Secde (13), Saffat (158) 2kez, Nâs (6)
"De ki:
Cinlerden bir topluluğun dinleyip de şöyle söyledikleri
bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an
dinledik.
Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize asla ortak
koşmayacağız.
Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk
edinmiştir.
Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında pekaşırı yalanlar
uyduruyormuş.
Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan
söylemezler,
sanmıştık. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden
bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.
Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi tekrar
diriltmeyeceğini
sanmışlardı. Doğrusu biz, göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle,
alev
huzmeleriyledoldurulmuş bulduk. Halbuki, biz onun bazı kısımlarında
dinlemek
için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek
isterse,
kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz,
yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir
hayır
mı diledi? Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise
bunlardan
aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk. Şu
gerçeği
şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'ı âciz
bırakamayacağız,
başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız. Doğrusu biz, o
hidayeti
işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir
eksikliğe
uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar.
İçimizde,
teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.
Teslimiyet
gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır. Hak yoldan sapanlara
gelince,
onlar cehenneme odun olmuşlardır."
(Cinn Suresi 1-15)
"Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan
şeytanlarını
her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahrete inanmayanların
kalblerinin
o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin
isledikleri
suçları islemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu
yapamazlardı,
sen onları iftiraları ile başbaşa bırak."
(En'am Suresi 112-113)
" Allah
hepsini toplayacağı gün, "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu
yoldan çıkardınz" der, insanlardan onlara uymuş olanlar, "Rabbimiz! Bir
kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin surenin
sonuna
ulaştık" derler. "Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı
olarak, temelli kalacağınız durağınız" der. Doğrusu Rabbin hakimdir,
bilendir.
Zalimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına
böylece
musallat ederiz. "Ey cin ve insan topluluğu! Size ayetlerimi anlatan,
bugünle
karşılaşmamızdan siziuyaran peygamberler gelmedi mi?" "Kendi hakkımızda
şahidiz" derler. Dunya hayati onları aldattı da inkârcı olduklarına,
kendi
aleyhlerinde şahidlik ettiler."
(En'am Suresi 128-130)
"Cinleri öz
ateşten yarattı. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini
yalanlayabilirsiniz?"
(Rahman Suresi 15-16)
"Ey cin ve
insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp
gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp
gidebilirsiniz."
(Rahman Suresi 33)
" Sabah
gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe
olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için
erimiş
bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir
kısmı,
onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli
azabı tattırırdık. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden,
havuzlar
kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse
yaparlardı.
Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!
Süleyman'ın
ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen
bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler
gaybı
bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı. "
(Sebe Suresi 12-14)"