| Kader Yüce Allah'ın, ezelden ebede kadar olacak bütün şeylerin zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, ezeli ilmiyle bilip sınırlaması ve takdir etmesi, demektir. Allah'ın ilim ve irade sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan kader, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizam ve ölçüye göre düzenleyen ilahi kanunu ifade eder. Kaza |
Her şeyin bir kaderi
var
Yüce Allah, insanları
hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini
ezeli yani zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilir ve bu
bilgisine
göre diler, yine Allah bu dilemesine göre takdir buyurup zamanı
gelince
kulun seçimi doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah'ın ilmi kulun
seçimine
bağlı olup, Allah'ın ezeli manada bir şeyi bilmesinin, kulun
irade
ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkis yoktur. Aslında insanlar,
Allah'ın
kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler ve pratik
hayatta
bu bilginin etkisi altında kalmaksızın kendi iradeleriyle
davranmaktadırlar.
Yüce Allah bildiği için belli şeyleri yapmıyoruz. Bizim bu işleri
yapacağımız,
O'nun tarafından ezeli ve ebedi ve mutlak anlamında bilinmektedir.
Allah, kulu seçen ve seçtiklerinden sorumlu olan bir varlık olarak
yaratmış,
onu emir ve yasaklarla sorumlu ve yükümlü tutmuştur. Ayrıca Allah Teala
kulun seçimine göre fiilin yaratılacağı noktasında bir ilahi
kanun
da belirlemiştir.
Kader - İlahi Sır
Kader konusunda bilinmesi
gereken bir başka husus da şudur: Kader iç yüzünü ancak Allah'ın
bilebileceği,
mutlak ve kesin bir biçimde çözümlenmesi mümkün olmayan bir ilahi
sırdır. Zaman ve mekan kavramlarıyla yoğrulmuş bulunan insan aklı,
zaman
ve mekan boyutlarının söz konusu olmadığı bir ilahi ilmi, irade ve
kudreti
kavrayabilme güç ve yeteneğinde değildir. Kader konusunu kesin biçimde
çözmeye girişmek, insanın kapasitesini zorlaması ve imkansıza talip
olması
demektir.
Kaderi bahane etmek
Kaza ve kadere inanmak
iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane edere kendilerini
sorumluluktan
kurtaramazlar. Bir insan"Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, bu
şekilde
takdir etmiş, ben ne yapayım?" diyerek günah işleyemeyeceği gibi,
günah
işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez, kaderi mazeret
olarak
ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için
bu
seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Ayrıca sır olan
kaderin içyüzü Allah 'tan başkası tarafından bilinemez. O halde
kader
ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması
ya
da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak
ve tedbirleri almamak, İslam'ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her
şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine
getirirse
Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir İlahi kanundur
ve
kaderdir.
Kaynak:
1) İlmihal, İman ve İbadetler, TDV İslam
Araştırmalar Merkezi
K A D E
R H A K K I N D A
Zevâllî'den Bir Takdim
KADER DER:
"HADDİNİ BİL, YAPAN SEN DEĞİLSİN !"
CÜZ'!-İ İHTİYARÎ DER: "MES'UL VE MÜKELLEFSİN !." HALK-I ŞER, ŞER DEĞİL;
KESB-İ ŞER, ŞERDİR
Kader
Risalesi, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin te'lif ettiği Sözler
mecmuasının Yirmi Altıncı sözüdür. Dört Mebhasa ayrılmıştır. İkinci
Mebhasındaki
hâşiyede şöyle denilmektedir:
"Bu ikinci mebhas, en derin ve en müşkil bir sırr-ı kader mes'elesidir.
Bütün ülema-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münazaralı bir mes'ele-i
akaid-i
Kelâmiyedir. Risale-i Nur tam halletmiş." (26.Söz: 2.Mebhas :466)
En derin ve en müşkil bir mes'ele olduğu halde "Risale-i Nur tam
halletmiş."
deniliyor. Evet, biz de bu hakikatı ı tamamiyle tasdik ederek, "Başka
âlimlerin
ve yazdıkları kitabların izah edip anlatamadığı, bunun için bazı
hocaların
konuşulmamasını dahi istediği, Kader mevzuuna ait her türlü mesâil,
mükemmel
bir şekilde tam halledilmiştıir," diyoruz.
Bu anlatış kolaylığının bir inâyet olduğunu, Üstadımız Mektubatta şöyle
anlatmaktadır:
"Sırr-ı Kader ve cüz'-i ihtiyarînin halli için, koca Sa'd-ı Taftazanî
gibi bir allâme; kırk-elli sahifede, meşhur Mukaddemat-ı İsna Aşer
namıyla
telvih nam kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı
mesaili, kadere dair olan Yirmialtıncı Söz'de, İkinci Mebhasın iki
sahifesinde
tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, eser-i inayet
olmazsa
nedir?" (28.Mektub 7.Mes'ele 3.İşaret : 373)
Evet, herkese bildirecek bir tarzda yazdırıldığı muhakkaktır. Bizler,
bu mes'eleleri âcizâne tam anlamış gibi tatmin olarak, her mes'elede de
hiç şübhe etmeden istifade edebildiğimiz gibi, bizimle beraber mütalâa
edip dinleyenler de tam anladıklarını, lisan-ı hal ve kalleriyle
göstermişlerdir.
İşte bu çalışmamızda, bu konuşmalarımızı ve izahlarımızı tekrar
edeceğiz.
Anlayış kolaylığını ve te'sirini Cenab-ı ıHakîmden dua ve niyaz
ediyorum.
Kader Risalesinin diğerlerinden emsalsiz üstünlüğü, Birinci Mebhas'ta,
birbiriyle tevfik edilmesi a'vamca çok müşkil olan ve zıd gibi de
anlaşılan
(Kader) ve (Cüz-i İhtiyari) mes'elelerini dâima beraberce, birbirinden
ayırmadan izah etmesidir. İkinci Mebhas'ta ise bu mefhumlar ve tereddüd
edilen kıısıımları ap-açık anlatılmaktadır.Biz, burada izahımızı bir
sıra
ta'kip ederek değil de, evvelâ çokca sorulan, kolayca anlaşılamayan,
karıştırılan
mes'elelere hasredeceğiz.
KADER NEDİR?
Lûgata göre "Herşeyi ezelden bilip, yazması"dır.
Üstadımız ilâve ediyor:"Kader, ilm-i İlâhinin bir nev'idir. Kader,
ilim nev'indendir." Şimdi, dikkatle düşünelim: Kader, demek ki, ilim
nev'indenmiş;
İrade ve kudret nev'inden değilmiş ! İlim ise bir insanı bir harekete
zorlamaz
ki. İrade ve kudret olmadıkca, değil mi? Bunu iyi anladıysak, hemen
hemen
en mühim bir mes'eleyi kavramış oluruz.
Ezel ise "Başlangıcı olmayan" dır. Demek ki (Ezel), birçoklarının
yanlış
anladığı gibi mâzinin bir ucu değildir. Bu mühim ma'nayıı unutmayalım;
Çünki, sanki kader ilim değil de irade ve kudret tasavvur ediliyor ve
ezel
de, mâzinin bir ucu olarak düşünülüyor. Ve sanki ezelde ne bilinip
yazılmışsa
biz de ona göre, cüz'i de olsa ihtiyarımız karıştırılmadan, kötü
hareketleri,
seyyiatı yapmaya mecbur oluyoruz, vehmediliyor. Hayır, hayır mes'ele
böyle
değildir. Çünki, kader ilim nev'indendir ve bizi mecbur edemez. Ve
Üstadımız
:"Müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, malûma tâbidir." diyor.
)ı(İ.İ:74)
Bunu misal ile anlatmaya çalışalım: (Temsildedir bir hata varsa) Bir
insan da, bildiği kadarıyla sonsuza kadar olabilecek ihtimalleri
sıralayabilir
ve birisinin ne yaparsa ne olacağı gibi muhtemel hallerini şimdiden
söyleyerek,
bilmiş gibi görünebilir. Bu şahsın bu ihtimalleri sıralayıp bilmiş
olmam
mı, o insanı o kötü harekete sürükler? Yoksa, ondaki ihtiyar ve irade
mi,
o kötü fiili yaptırır? Elbette, o insan cüz'i de olsa ona verilmış arzu
ve ihtiyarının sarfiyle, iradesini de kullanarak o kötü fiili irtikâb
etmiştir,
değil mi?
İnsan ise, seyyiatından tamamen mes'uldür.Çünki, isteyen ve yapabilen
odur. Seyyiat menedilmiştir.Yasaktır. Buna rağmen insan yapmakta ısrar
ediyor. Sonra seyyiatı yapması kolaydır. Tahribat cinsinden olduğundan,
kolayca yaplabiliyor.
Amma, hasenatta iftihara dahi hakkı yoktur. Nefis ise, hayırları
hasenatı
kendinden bilir, gururlanır. İşte, nefsi gururdan kurtarmak için kader,
mesâil-i imaniyeye girmiş ve nefsin karşısına dikilmiş ve diyor ki:
"Haddini
bil, yapan sen değilsin!" İnsan, hasenata ancak dua, îman, şuur ve rıza
ile sahib olabilir...
Bunun için burada ihtiyar nedir? Cüz'-i ihtiyarî ve cüz'-i iradenin
mâhiyeti nedir? Üstadımızın irşâdiyle, bu ma'naları da öğrenelim.
CÜZ'-İ İHTİYARÎ NEDİR?
Lûgata göre "İnsana verilen az bir arzu serbestliği." (Cüz'-i irade)
de denir, aynı ma'nadadır. Yâni, "İnsana verilen iradeden bir cüz."
Üstadımız bu cüz'-i ihtiyarîyi şöyle anlatıyor:
"Cüz'-i lâyetecezza hükmündeki cüz'-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî
hem âciz, hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez, kesbden başka
hiçbir şey elinden gelmez. İman, o cüz'-i ihtiyarîyi, Allah namına
istimal
ettirip, her şeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini
devlet
hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi
gibi."
(17. Söz: 210)
Demek, cüz'-i ihtiyarî, lâyetecezza hükmünde imiş. Yâni, artıık
parçalanamayan
en ufak bir cüz. Nerede ise hiç hükmünde. Onun için Üstadımız şöyle
diyor:
"Sermayem ise, cüz'-i lâyetecezza gibi cüz'î bir şeydir... bu beş
paralık
cüz'-i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübayaasına gidilmez. Bununla
onlar
kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir. O çare ise şudur
ki:
O cüz'-i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irade-i İlahiyeye işini bırakıp,
kendi
havl ü kuvvetinden teberri edip, Cenab-ı Hakk'ın havl ü kuvvetine
iltica
ederek hakikat-ı tevekküle yapışmaktır. Ya Rab! Madem çare-i necat
budur.
Senin yolunda o cüz'-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden
teberri
ediyorum." (17. Söz: 211)
Fakat, yanlıış anlaşılan ve karıştırılan bir husus da buradadır. Bu
hiç hükmündeki cüz'-i ihtiyarîmiz, hayıırları, hasenatı ve vücudî bir
şey
yaparken bu şekilde tam iktidarsızdır. Fakat, şerleri, kötülükleri
işlerken
tam muktedirdir.
İnsanda, günah işleyip, nefsini temize çıkarma arzusu şiddetlidir.
Bunun için istiyor ki, arzusu, ihtiyarı ile o işi yaptığı halde
terettüp
eden cezasına razı olmayıp, yükleyecek yer ararken bunu kadere
yüklüyor.
Kader yazmış ya! Ne ezelden ne de ilimden haberi var! Onun için,
"Teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "Cüz'-i ihtiyarî" önüne
çıkıyor.
Ona "Mes'ul ve mükellefsin" der." (26. Söz: 463)
Cebriye Mezhebi saparak ve Ehl-i Sünnet'ten ayrılarak, insandaki
(İhtiyar)ı
inkâr etmektedir. Halbuki, Üstadımız bu hususta diyor ki:
"Âdil-i Hakîm, insan için medar-ı sevab ve ikab olacak, mahiyeti meçhul
bir cüz'-i ihtiyarî vermiştir... Bizzarure herkes kendisinde bir
ihtiyar
hisseder. O ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir." (26. Söz: 466)
CEVABI
VERİLEMİYEN SUALLER, HALLER:
Deniyor: "Beni dâima ağlatıyorlar. Bu, benim kaderim mi?"
Deriz: Evet, kaderin ezelî yazısı, kaza olarak meydana çıkmıış ki,
ağlıyorsunuz. Fakat, yukarıda izah edildiği gibi, tâ mâzinin bir ucunda
bilinip yazıldığı için, ağlamıyorsunuz. Neden dolayı ağlayacağınız
biliniyor,
fakat icbar, zorlama yok. Siz, bir hata işliyorsunuz. Ceza olarak, bir
zâlimi kader musallat ediyor.(Bu zâlim ebeveyn de, kardeş de olabilir.)
Amma, zâhirde sen onların itham ettikleri hatayı, suçu işlemedin! Amma
başka bir sebeble cezan kesildi." Çünki, kimse bilmez, gizli bir katlin
var!" Kimse bilmiyor, amma, kader biliyor. Ağlatan kimmiş? Kader mi,
yoksa
ihtiyarımızla işlediğimiz seyyiat mı? Tabiî ki, seyyiatımızın cezasını
çekiyoruz.
Deniyor: "Kader, kötü yollar açar, kötü yollara sevkeder mi?"
Deriz: Evet, Cenab-ı Rabb-ül Âlemîn, Ahkem-ül Hâkimîn bu imtihan
dünyasında
hayrı ve şerri yaratıp, birbirine karıştırıp, hattâ birbirinin içine
geçirmiştir.
Fakat başlıkta da yazıldığı gibi "Halk-ı şer, şer değildir; Kesb-i şer,
şerdir." Cenab-ı Hak, meyhaneyi, meyhaneciyi, içkiyi, oraya giden
yolları
ve vasatını yaratıyor ve ikaz ediyor: "Sakın gitmeyin,
haramdır.Cehennem
var." diyor. Bunu duyan insan inatla oraya, ihtiyarını sarfederek
gidiyor
ve mes'ul oluyor. Aklı başında iken, zor görmeden isteyerek yaptığı
fiillerden
dolayı ceza görecek. Cami ve dershaneyi de, imam ve vakıf müdebbirini
de,
devamlı cemaatını da yaratıyor. "Buraya gidin, Cennet var" diyor.
Mükellef
insan, muhakeme ederek, ihtiyar ve iradesini kullanarak hayrı bırakıp
şer
ve seyyiatı ve günahı irtikâb ederse, şübhesiz adaletle muamele
edilecek
ve ceza veya mükâfat görecektir.Cenab-ı Hak, "İhtiyarınla hangi yolu
istersen,
seni o yolda götürürüm" diyor.Kesb-i şer, şerdir, unutmayalım. Halk-ı
şer
ise, umum faydalı neticelere bakar ve şer olamaz.
1- Suâl:
"Ezel; mâzi ve hal ve istikbâli birden
tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. " izâhını rica ederim.
Elcevâb: Buradaki aynadan kastedilen ma'nâ,
ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağı tutulursa, o kadar dar bir sahayı
içine
alır. Yükseğe çıktıkça ihâta sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim
ilmimizdir.
Daha yukarılarda derecelerine göre, velilerin aynları bulunmaktadır.
Onlar,
kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece
bahsedebilmek-tedirler.
Peygamberlerin aynaları ise, İlâhi bir lütûf ve mu'cize olarak , geçmiş
ve gelecek zamandan çok geniş bir ihâtaya sâhibtir. İşte ezel, bir
ma'nâda
ilm-i İlâhi demektir. Cenâb-ı Hakk'ın ilmi, mâzi, hal ve istikbâli
birden
tutmaktadır. O'nun için öncelik, sonralık bahis mevzûu olamaz. Buna
hakikaşu
şekilde ifâdesini bulmaktadır:
Cenâb-ı Hak bizim işlediğimiz, işlemekte
olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.
O halde, Allah'ın her hâdiseyi meydana gelmeden
önce bildiğinden bahsedilirken, O'nun için öncelik ve sonralık söz
konusu
olmadığı, burada kullandığımız öncelik ifâdesi biz insanlar için
kullanıldığı
dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.
2- Diğer
suâliniz olan "İlm-i Sarf kâidesince
ism-i fâil, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. Yoksa bir emr-i
sâbit
olan hâsıl-ı bilmasdardan inşikâk etmez" cümlesini şöyle izâh
edebiliriz.
Bütün mastarî ma'nâlar (Meselâ, okumak, yazmak,
burada geçen katl, öldürmek) bir emr-i nisbî ve bir emr-i i'tibârîdir.
Bunların hâriçte vücûdları yoktur ve mahlûk değillerdir. Mahlûk olan,
hâsıl-ı
bil masdardır (yâni, masdardan çıkan şeydir). Meselâ, yazı yazmak
masdar
ise, yazı hâsıl-ı bil masdardır. Yazmak, i'tibârî bir emirdir ve
hâriçte
vücûdu yoktur yâni mahlûk değildir. Yazı ise, masdardan çıkan bir
sonuçtur
(Hâsıl-ı bil masdardır), hâricî bir vücûd sâhibidir. Ve biz buradaki
misâle
göre, yazan unvânını yazıdan değil, yazmaktan alıyoruz. Bu misâl gibi,
namaz kılmak da masdarî bir ma'nâdır, mahlûk değildir. Namaz kılan
kimsenin
yaptığı hareketlerin tamamı hâsıl-ı bil masdardır. Cenâb-ı Hak
tarafından
yaratılmışlsrdır. Bizim iktidârımızda olan, ancak namaz kılıp kılmamayı
talep edip etmemektir. Bu ise bir emr-i i'tibârîdir.
(Risâlede
geçen katl, öldürmek de bir masdardır.
Şu anda, herhangi bir fiil ve hareket ifâde etmez. Allah'ın yarattığı
budur.
Filvâki, öldüreni de yaratıyor. Fakat bunlar vazifelidir ve mahdûddur.
Birincisi Hazret-i Azrâil (A.S.) ; İki, hâkimin tâyin ettiği cellât;
Üç,
devletin elbise giydirdiği gâzi asker; dört, şartlara uygun nefsini
müdâfaa
eden mazlûmdur. Bunlara, öldürdükleri halde kâtil denmez; biakis,
herbirinin
bu vazifesinden dolayı şerefli bir ismi vardır.
Şimdi, öldürmek masdarını yaratan Cenâb-ı
Hak ve hattâ vazifelendirdikleri dahi kâtil unvanını almadıkları halde,
vazifesiz olarak, nefsine tâbi olarak, cezâyı da göze alarak öldüren,
kâtil
unvanını alır. Öldürmek olan masdardan değil, öldüren olan hâsıl-ı bil
masdardan çıktığı için, bu fiili işleyen kâtil unvanını bi hakkın alır.
Hey kâtil, Cenâb-ı Hak öldürmeyi yarattıysa
da seni, öldüren olarak yaratmadı. "Öldürme, Cehenneme gidersin!" diye
ikazlar, tenbihler de yaptı. Fakat sen emr-i İlâhiyi dinlemedin,
nefsine
uydun, bilerek isteyerek, tercih ederek, cüz'-i ihtiyârını kullanarak
bu
şen'i fiili işledin. Onun için de, "Mes'ul ve mükellefsin". Cezâsını
çekeceksin!
)